RÖLATİVİTE
Albert
Einstein 20. yy’ın başlarında ortaya attığı Rölativite Teorisi’nde,
kendisine çıkış noktası olarak izafiyet ilkesini alır. Buna göre bütün
düzgün hareketler izafidir ve herhangi bir referans noktası alınmadığında,
hareketlilik hali anlaşılamaz.
Nitekim buna verilecek olan en güzel örneklerden biri, Lincoln Barnett’ın,
“Evren ve Einstein” adlı kitabında yazdığı roket ve astronot örneğidir:
Astronotun hareketi, rokete ve dışardan bakan bir başkasına göre izafidir.
Nitekim astronot roketin içinde hareketsiz olabilir; ancak uzaya baktığında,
kendisinin hareket halinde olduğunu anlayabilir. Hatta kimi zaman
astronot dışarı baktığında, kendinin hareketsiz, uzayın ise hareket
halinde olduğunu dahi iddia edebilir.
Bir başka örnek ise, aynı hızda yan yana gelen iki trendir. İki trenin
de yolcuları birbirlerine baktıklarında birbirlerini hareketsizmiş
gibi görürler, Hareket halinde olduklarını, ancak istasyonun platformuna
ya da arkalarında bıraktıkları binalara ve ağaçlara bakarak anlarlar.
Nitekim aynı kitabın 86. sayfasında ise Barnett bu konuyla ilgili
olarak şunları söyler:
”Evrendeki bütün cisimler kaldırılıp, yalnız birisi bırakılsa, kalan
cisimler duruyor mu yoksa boşlukta saniyede 160.000 km. hızla fırıldanıyor
mu, hiç kimse söyleyemezdi."
Bu durumda mutlak uzay ve mutlak zaman kavramlarından bir kez daha
vazgeçilmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu durum Einstein
tarafından ilmi açıdan şöyle izah edilir: Einstein 'a göre, uzaydahız
arttıkça zaman azalır. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir
aracın içinde zaman daha "ağır" akar. Her türlü organik,
biyolojik ve anatomik yapılar daha ağırdan işlemeye başlar.
Bir başka deyişle, atom düzeyindeki tüm hareketler yavaşlar. Zamanın
hıza göre olan bu değişimini, uzayda hareket eden bir aracın içindeki
astronot anlayamaz. Çünkü onun da her türlü hücre fonksiyonları, dolanım
ve solunum sistemleri daha ağır işlemektedir. Nitekim dünyada 3 saatlik
bir zaman geçtiğinde, uzay kapsülü içindeki adam için sadece 3 dakika
geçmiştir.
Bu teoreme göre hız arttıkça zaman kısalmakta ve sıkışmakta; daha
ağır, daha yavaş işleyerek sanki durma noktasına yaklaşmaktadır. Nitekim
Einstein tüm bunları denklemlerle ve formüllerle ispat etmiştir.
Alman
matematikçisi Hilbert önce küçük “Hilbert uzayını” ispatladı. Sonra
bunun tersi olan “negatif delta Hilbert uzayını” kanıtladı. Burada
zaman tersine akıyor önce sonuç sonra neden geliyordu. Böylece determinist
nedensellik ilkesi de yıkıldı.
Modern
fizik, Kartezyen ayrımı aşmakla kalmadı, şahsi değerlerden bağımsız
nesnel bir doğa efsanesini de yıktı.
EİNSTEİN,
diğer teorileri de rafa kaldırdı. Hareketlerin zamana bağlı olduğunu,
zaman ve mekanın birlikte olup uzayıp kısalan, artan azalan, genişleyen.
.vs. olabileceğini gösterdi ve de 4.boyut kavramını getirdi (en-boy-yükseklik-zaman).
Özel
İzafiyet
...Şimdi en can alıcı noktaya geldik: ışık hızına yakın bir hızla
giden tren ve üzerindeki yolcu örneğini iyi anlayalım.
Tren A noktasından B noktasına hızla hareket ediyor. Tren farz edelim
ki saat tam 12'de M noktasına gelmiş olsun.
Yere göre saat tam 12'de A ve B noktalarına aynı anda yıldırım düşsün.
Yerdeki gözlemci (C) şöyle diyecektir: Saat 12.00'da A ve B ye aynı
anda yıldırım düştü.
Gelelim tren üstündeki yolcuya. Çok hızlı A dan B ye gittiği için
A nın ışığı yerdeki gözlemciye ulaştığından daha geç ulaşacaktır.
Mesela 12.10'da. Tren üzerindeki yolcu şöyle diyecektir: (B'nin ışığı,
çok hızlı tren üzerindekine yerdeki C'ye göre daha çabuk ulaşacağından)
12'ye 10 kala, A ya 12.10 da yıldırım düştü.
Şimdi
trenin ışık hızı ile gittiğini düşünelim. Bu takdirde A'nın ışığı
hiç bir zaman yolcuya ulaşamayacaktır. Yolcu şöyle diyecektir: B noktasına
yıldırım düştü. Yolcuya sorulduğunda yıldırım sadece B ye düştü A
ya düşmedi.
________________
Pozitif
bilimlerin objektifliği, ya matematikte olduğu gibi mantık kurallarının
işlerliği ile ya bu bilimlerin öngördüğü olayların gözlem ve ölçümlerinin
mümkün hata sınırları içinde uyuşmaları ile ya da Popper'ın ifade
ettiği anlamda "yanlışlanabilir" olmalarıyla mümkündür.
Bilimin
en önemli özelliklerinden biri olan doğrulama ilkesine karşılık Popper'ın
geliştirdiği "yanlışlanabilirlik ilkesi" bilimin daralan
ufkunu açmıştır.Çünkü bilimin özelliği doğrulanabilir değil yanlışlanabilir
olmalıdır.Einstein hangi olgular teorimi yanlışlar ya da çürütür diye
düşünmüştü.Genel rölativite teorisi, ışığın büyük gök cisimlerinin
yanından geçerken sapması gerektiğini, böyle bir olayın gözlemlenmesi
halinde teorisinin yanlışlanabileceğini göstermiş oldu.1919 da yapılan
gözlemler Einstein'ın öngördüğü şekilde bir sapmanın olduğunu gösterdi.Bu
örnek bilimsel teorilerin çürütülebilir bir özellik taşıdığını göstermektedir.
Şüphesiz bilimsel teorilerin olgularla uygunluk içinde olmaları ve
olgular tarafından
doğrulanabilmeleri de gereklidir.Fakat bir teorinin bilimsel olma
niteliği kazanabilmesi için
bu teorinin mevcut ya da mümkün bir olgu tarafından yanlışlamaya açık
olması,Popper'ın deyimiyle "potansiyel olarak yanlışlanabilir
olması" gerekir.
Eğer Einstein teorisini açıklarken, "ışık gökcisimlerinin yanından
geçerken sapmaz" şeklinde
ortaya atsaydı, teorisinin yanlışlanabilirliği söz konusu olmadığından
teorisi bilimsel bir
teori olmayacaktı.Bir teorinin doğruluğu,onun yanlışlanabilir özelliğinden
kaynaklanır demek
teorilerin kolayca terkedilmesi demek değildir.Bir bakıma yanlışlanabilirlik
teorilerin
eleştiriden yoksun kalmaması içindir.Bu, teoriyi daha da güçlü hale
getirecektir.
Bir örnekle açıklayacak olursak,çoğumuz okulda suyun 100 derecede
kaynadığını bilimsel bir
yasa olarak öğrenmişizdir. Çok geçmeden suyun kapalı kaplarda 100
derecede kaynamadığını görürüz.Burada ilk bilimsel yasa zannettiğimiz
şeyin öyle olmadığını anlarız.Baştaki önermemizin içeriğini daraltarak
kurtarmaya çalışır ve şöyle deriz: "Su açık kaplarda 100 derecede
kaynar".Bu ikinci önermemizin de yanlışlanmasının şartlarını
aramamız gerekir.Mesela yüksek yerlerde deneyi tekrarlar,suyun 100
derecede kaynamadığını bulunca bu sefer önermemizi;su deniz seviyesindeki
atmosfer basıncında ,açık kaplarda 100 derecede kaynar, şeklinde yasayı
daraltırız.
Bu böylece sürüp gider.Teorimizin yanlışlanabilir olması onu daha
da güçlendirecektir.Yeni teori arayışlarımız sürer gider ve bu oranda
bilgimiz artar.Eğer öyle yapmayıp suyun 100 derecede kaynadığını mantıkçı
pozitivistlerin yaptığı gibi destekleyici örnekler biriktirerek kanıtlama
yoluna gitseydik -ki yüzlerce örnek bulabilirdik- fakat yine de önermemizin
doğruluğunu göstermiş olmazdık.İlk önermemizin yanlışlığından şüphe
bile etmezdik.
Burada dikkat edilmesi gereken husus "doğrulanmanın" alışılmış
anlamda doğrulama değil,
"yanlışlama çabalarının başarısızlığa uğraması" anlamına
geldiğidir.Popper'ın yöntemi, doğruluğu kanıtlama sürecinden çok yanlışını
çıkarma sürecini yansıtır